Senenin ardından

Aslında çok fazla bişeyler yazasım yok. Bi kaç kelime ile 2009’un kısa bir manifestosunu çıkarmak istiyorum.

Yıldızlı olarak gidersek;

* Fotoğrafın kişisel bişey olduğunu tamamen kavradım diyebilirim. Fotoğraf ile arkadaşlığı o kadar çok birbirine karıştırmışız ki, daha çok konuştuğumuz konu arkadaşılığımız olmuş. Etrafımızdaki yapılanların her zaman şükela olduğunu düşünmüşüz. Evet benimde etrafımdakiler şükela mıydı veya neden fotoğraf ile değilde onunla çeken  ile ilgileniyorum diye sordum kendime bol bol. Artık fotoğrafları daha çok sadece imgesel izliyorum. Zaten kimin çektiğini de hemen tanıyorum, ama tanıdığımı arka plana atmaya çalışıyorum. Böyle çok çok daha güzel. (Bu zaten uzun bir yazı konusu.. Belli daha sonra daha uzun ve karmaşık bi şekilde dillendiririm). Üyesi olduğum bazı grupşardan uzak durmayı tercih ediyorum. Sanırım tekrarlı muhabbetin, kıldan köprüdeki inatçı keçilerden farkı yok. Bişeyler kasttığı kesin ama çabuk yozlaştırdığı da bi gerçek.

* Fotoğrafı başka yönünden anlayabilmek için kendi kendime zorunlu hale getirdim. Evet şu meşhur 365 projelerinin ortasında yer alan bir projeye sahibim. Ve hergün üzerime biraz daha yük binerken sayılı günlerin azalmasını da sevinç ile karşılıyorum. Sanırım güzel bir dengede gidiyor. Zorunlu olarak fotoğraf çekmenin belirli bir süre içinde bitecek olması. Bir çok kişi için zulm olan 365 gibi zorunlu projelerin aslında eli cetvelli öğretmen gibi öğretme yetisi var. Her gün içine içine baktığım nesne insan vs.. aslında bir sürü hikaye olduğunu farketmemi sağladı. Artık daha rahatım. Çünkü kafamdaki fotoğraf fikrini zorlanmadan arayabiliyor, kadraj konusunda olabildiğince atletik olabiliyorum.  Belki bittiğinde büyük bir rahatlama ve beklediğim bir boşluğa düşeceğimi biliyorum ama olsun. Bu cetvelli öğretmenden güzel şeyler öğrendim. Herkese tavsiye ederim.

* Daha bugün konusu geçti arkadaşla. Fotoğraf konusunda çok yargılayıcı olduğumu düşünüyormuş. Yolladığı fotoğrafları beğenmemiştim çünkü. Basit ışık oyunlarından ve modelin bayan olmasından kaynaklanan herhangi bir hikayesi yoktu fotoğrafların. Evet elinde o cesur pozları verebilecek modelin varsa,  biraz da ekipmanın güzelse, ve biraz da fotoğraf işleme olayına hakimsen pek zorlanacağımız fotoğraf değillerdi. Benimde 2-3 cümleyi aşmayan yorumum tamamen aynıydı. Bu konuyu biraz düşündüm. Gerçekten çok fazla mı yargılıyordum herşeyi. Sonrasında vardığım konu “evet herhangi bir hikayesini hissediyorsam benim için önemli değil” di. Kaldı 365 projemde işlediğim bokeh konusu zaten konudan çok bi diyafram oyunu olduğu ve ürettikerim olabildiğine soyut olduğu için hikaye çok önemliydi. Bir fotoğraf anlatma yetisinden uzaksa sadece resimdi. Evet sadece resim. Benim de düşüncelerim oldukça kesin ve yargılayıcıydı. Böyle de devam edecek sanırım.

* Artık ekipman takıntım yok. MF lensleri de olabildiğine çok seviyorum. İlk başladığımda nefret ettiğimi düşünmüştüm. İstediğimi bi türlü elde edememiştim. Çok yavaştım ve bir çok şeyi kaçırıyordum. Aslında hala 135mm ‘de istediğim kadar hızlı değilim. Daha çok geniş açı kullanmayı seviyorum. Güzel bir fiyata Olympus G.Zuiko 28mm f3,5 lens edindim. Hiç kullanmadığım AF confirm çipi ile birlikte geniş açı ihtiyacımı çok rahat karşılayabiliyorum. Lens dışında Canon 5D’nin benim için dünyanın en iyi gövdesi olduğunu düşünüyorum. Başka markaları sevmediğim için değil, 5D’ye sahip olduğum için. Okan’ın (Blog) da bana attığı ve gerçekten bazen kafa boşaltmak için bazende değişik veya tamamen hiç aklıma gelmemiş bir düşünce için gezindiğim fotoğraf ile ilgili sözlerin yayınladığı siteden bir söz geliyor aklıma. Henri Cartier-Bresson’a Ait. “Sharpness is a bourgeois concept.” Evet keskinlik bir burjuvazi kavramıdır. Gerçekten de öyle. Ekipmanınız iyiyse fotoğrafınız keskindir. Ama başka bişey olmayabilir. Genellikle keskin fotoğraflarda içi boş olan fotoğraftır. Hatta Ansel Adams’ta şöyle güzel bi söz söylemiştir. “There is nothing worse than a brilliant image of a fuzzy concept.”… Her okuduğumda yüzüme bi gülümseme asar.

* Bilmiyorum sizin yanınızda mı sürekli ama fotoğraf makinem sürekli yanımda. Eskiden bu kadar fazla yanımda gezdirme fırsatı bulamıyordum veya ağır/fazlalık geliyordu. Artık tek veya iki lens ile mutlaka yanımda. Olmadığı zaman kendimi eksik hissediyorum veya eli kolu bağlı. İlk zamanlarda arkadaşlarım garip karşılıyorlardı ancak şu an akşam güneş batarken güneşin ışık oyunlarını gördüklerinde telefon açıp bana haber veriyorlar. Ben de onları kıramıyorum. 🙂

* Fotoğraf artık benim için daha zevkli…

Evet belki yazdıklarım hepimizin başından geçen şeyler ve belki de aslında daha yazacak çok şeyim var ama bunlar beni mutlu hissettiren şeyler ve sizin ile paylaşmak istedim. Bu arada bir konuyu atladım sanırım. Kız arkadaşıma fotoğraf ile ilgili düşüncelerimi aktardığımda bana çok kızıyor ve fotoğraftan soğuttuğumu söylüyordu ama şu an olabildiğinden daha fazla bu işe sarılıyor. Sanırım o da artık hikayeyi düşünmeyi seviyor.

Sağlıcakla

Reklamlar

About this entry